Tağutu İnkâr Etmenin Gerekliliği

20 Eylül 2009 Pazar

Alaaddin PALEVÎ


“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır. Artık kim tâğutu tekfir eder de, Allah'a inanırsa muhakkak sağlam kulpa tutunmuş demektir. Onun kopacağı yoktur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)

Ayetin Nüzul Sebebi

İbn Cerir et-Taberî, İbn Abbas’tan şöyle diyor: “Dinde zorlama yoktur” ayeti Hüseyin adında Benî Sâlim kabilesinden Ensarî bir kişi hakkında inmiştir. Bu Hüseyin Müslümandı. Hz. Peygamber’in yanına gelip: ‘Onları Müslüman olmaya zorlayayım mı ya Resûlullah? Çünkü onlar Hıristiyanlıktan başka bir şey istemezler’ dedi Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Başka bir rivayette onları Müslüman olmaya zorlandırırken, oğulları onu Hz. Peygamber’e şikâyet ettiler. Bunun üzerinde Hüseyin: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Benim parçalarım cehenneme girerken Ben bakar mıyım? Böylece bu ayet nazil oldu. Ondan sonra onlara karışmadı.

Ayetten Alınması Gereken Dersler

“Dinde zorlama yoktur” ayeti İslâm’ın büyük kaidelerindendir. Zira bu ayet, tüm hürriyeti ihtiva eder. “İslâm zorla ve kılıçla yayıldı” diyen dinde atıl, imanda batıl olan Danimarka vesair kâfirlere açık bir reddiyedir. Çünkü Müslümanlar, hicretten evvel zaten güçsüzdüler, ehl-i şirkle çatışamazlardı. Hicret edip güçlendikten sonra yine kimseye İslâm’ı kabullenmeye zorlamamıştır. Dikkat ederseniz tüm savaşlarda Hz. Peygamber hep savunmadaydı, hep Kureyş müşriklerinin zulmüne karşı kendini savunurdu. Hiçbir savaşta Hz. Peygamber toplumu İslâm’a zorlamamıştır. Zaten eğer dinde zorlama yapsaydı, cizyeyi ve antlaşmayı kabul etmezdi. Tarih boyunca Müslümanlar da böyle yaşadılar. Hiçbir zaman kâfirlere “Ya İslâm’ı kabul edersiniz, ya da sizi öldüreceğiz” dememişlerdir. Bilakis İslâm’ı kabul etmeyeni askere göndermedikleri için cizye alıp onlara zimmet ehli deyip koruyorlardı. Bunun için diyoruz ki, İslâm fark etmeksizin tüm insanlara düşünce hürriyeti, konuşma hürriyeti, inanç hürriyeti ve her çeşit özgürlüğü vermiştir. Bu ayette beyan edildiği gibi başka ayette de bu özgürlükler beyan edilmiştir. Allah (cc) şöyle buyurur: “İnsanları mü’min olana kadar zorlayacak mısın?” (Yunus: 99)

Fakat beşerî sistemler ve özellikle Hıristiyanlar, nereyi istila etmişlerse düşüncelerini kabul ettirmek için toplumu zorlamışlardır. Mesela İspanya tarihi herkesçe malumdur. Şu anki beşerî sistemlerin altında kavrulan Müslümanların hali de bellidir. Hatta şu anki laik ve demokrat kafalılardan görev alanlar, onların belirlediği ilkeleri kabul etmedikleri müddetçe görev vermezler. Okullarına başörtülü kızları dahi kabul etmezler. İnandığı gibi konuşup, giyinmezler. Çağdaş ve uygar düzenimize ters deyip toplumu tek tip ve tek düşüncede yetiştirmek isterler. Bakın Ebu Hanife mezhebinde “Kim bir zimmîyi öldürürse, Müslüman da olsa öldürülüp kıssas edilir. Kim bir zimmînin içkisini dökerse, o döktüğü içkinin hakkını vermeye mecburdur” der.

Şunu da unutmayâlim ki, Hz. Peygamber’in “La ilahe illallah diyene kadar insanlarla çarpışmaya emrolundum” hadisindeki kasıt, Arap müşrikleridir. Tüm insanlar değildir. Bu konuda tüm âlimler icma etmişlerdir. Zira Arap bölgeleri İslâm’ın merkeziydi. Bu merkezi sağlamlaştırmak için İslâm’dan başka bir din kabul etmezdi. Malum, merkezini düşmanlardan muhafaza etmek tabii bir haktır.

İslam Şehidi Seyyid Kutup bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Akidenin ileri sürdüğü kaziyye, bu dinin belirttiği gibi beyan edildikten sonra idrak edip, ikna olma kaziyyesidir. Yoksa zorlayıp icbar etme kaziyyesi değildir. Bu din bütün kuvveti ve takati ile insanoğlunun idrakine hitap eder. Düşünen kafalara, bedahet sahibi mantıklara, infial halinde olan vicdanlara hitap ettiği gibi, fıtratın en gizli noktalarına da hitap eder. Beşer denilen şu varlığın bütün duygularına müşahedesi ile izana dönülen maddi harikalar ve manevi baskı vasıtalarına başvurmadan doğruca insanoğlunun idrakine hitap eder.

İslâm, insanın hissiyatını tesir altına almak için, maddi veya manevi harikalar cinsinden bir baskı vasıtasına başvurmadığına göre, elbette ki, beyan, ikna ve inandırma vasıtalarına başvurmadan sindirici baskı vasıtalarına ve zorlama yollarına başvuracak tehdit ve baskı unsurlarının tesiri altına zorla dine girdirmeye çalışacak değildir.

İslâm’dan önceki dinlerin en sonuncusu olan Hıristiyanlık, İmparator (Konstantin)’in Hıristiyanlığı kabulünden sonra, Romalıların uyguladığı tazib ve eziyet metotlarının aynısını kendileri kullanmaya başlamışlardır ve ateşle demirin teşkil ettiği baskı yollarına başvurmuşlardı. Tıpkı daha önce Romalıların Hıristiyanlığı kabul etmiş azınlıklara tatbik ettiği vahşet ve kasvetin aynısı ile karşılık vermişlerdi. Hatta bu baskı ve eziyet usulleri sadece Hıristiyanlığa girmeyenler için değil, Roma devletinin kabul ettiği mezhebe girmeyen Hıristiyanlar için de tatbik edilmiş ve bizzat İsa Aleyhisselam’ın tabiatına muhalif olan bir yol takip edilmeye başlanmıştı. İslâm gelince ilk olarak bu ulu ve büyük prensibi derhal ilan etti.

‘Dinde zorlama yoktur. Gerçekten hak ile batıl iyice ayrılmıştır.’

Bu prensiple Allah-u Teala’nın insanlığa yapmış olduğu en büyük ikram ve insanın iradesine, düşünce ve duygularına vermiş olduğu değer, itikadî mevzulara delalet ve hidayet mahsus konularda kendisini kendi başına bırakması, nefsinin hesabını kendisine sorarak ameline karşılık mükellefiyetler yüklemiş olması açıkça meydana çıktı. İnsan hürriyetinin en önemli bir hususiyetidir. Bu yirminci asırda birtakım çarpık zihniyetli kimselerin kurduğu sistemlerin, insanın değerini düşürücü nizamların hâlâ insanoğluna vermek istemediği hürriyet, evet Allah'ın inanç hürriyeti verdiği insanoğluna ilerci devletlerin çeşitli reklâm ve yönetim vasıtalarıyla zorla öğütlemeye gizlenen duyguların emrine uymayı asla müsamaha göstermedikleri nizam bir kısım kimselerde kendi prensiplerini zorla yaptırmaya çalışmaktadırlar. Ya kişi devletin benimsediği bu inanca uyacaktır –ki çok yerde o prensiplere kâinata hükmeden bir ilahın mevcudiyetini kabul etmemektedir; ya da çeşitli sebeplerle ölümle yüz yüze gelecektir.

İnanç hürriyeti insana insanlık vasfını veren ve en başta gelen bir haktır. İnsanoğlunun elinden inanç hakkını almak isteyen kişi, evvel emirde ‘insanlık’ vasfını almaktadır. İnanç hürriyetinin yanı sıra eziyet ve fitnelerden sâlim olarak inandığı davanın neşrini yapmak ve davetini yürütmek hakkı gelir. Kişi inandığı davayı açıkça savunamadıktan sonra hürriyetin hiçbir manası yoktur. Pratik hayatta hiçbir değer ifade etmez. İnsanlığın en ideal ve en doğru nizamı varlık ve hayat hakkında en yüksek telakkiye sahip olan İslâm, ‘Dinde zorlama yoktur’ prensibini destanlaştıran bir nizamdır. Başkalarını değil, önce kendi tâbilerini, insanları zorla kendi dinlerine girdirmekten men ediyor.

Hâlbuki bu yeryüzünü kasıp kavuran birtakım sapık prensipler, yeryüzüne bağlı kimselerin düzenleri insanlara devlet güçlerinin inancını zorla benimsetmekte ve ona muhalif bir inanca asla hayat hakkı tanımamaktadır.

Buradaki ifade mutlak bir nefiy şeklinde varid oluyor. ‘Dinde zorlama yoktur’ zorlamanın bütün nevilerini nefyediyor. Nahiv âlimlerinin tabiriyle nefiy cins için, yani zorlama cinsinden bütün hareketleri yasaklıyor. Bu ifade ile dini hususta zorlama metodu vakıalar ve hadiseler âleminden silinip atılıyor. Nehiy başlangıçtandır. Yoksa devamıyla alakalı değildir. Nefiy şekliyle yasaklama –hem de nefy-i cins edatıyla- tesir bakımından daha derin, delalet yönünde daha kuvvetlidir.”

2- “Kim tâğutu tekfir eder de Allah'a inanırsa, sağlam kulpa tutunmuştur.” ayeti ‘La ilahe illallah’ın tam manasıdır. Çünkü tâğutu tekfir “La ilahe’nin manasıdır. Allah'a inanmak ‘illallah’ın manasıdır. Yani kim Allah'ın kanunundan hariç kanun yapanı tekfir ederse, Allah'ın istediği gibi İslâm’a inanırsa ve edebildiği kadar hayatına tatbik etmeye gayret ederse Müslüman olur. Sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Fakat eğer Allah'ın kanunlarını kaldıran, toplumu kendi kanunlarıyla idare eden tâğutları tekfir etmezse, ya da Allah'ın istediği gibi Allah'a inanmazsa, namaz kılsa da, oruç tutsa da boşunadır, mü’min sayılmaz.

Zira İslâm’ın –bu ayetin de ifade ettiği gibi- binasına girmek ve Müslüman vasfını kazanmak için iki şart vardır: Birincisi tâğutları tanımayıp onları tekfir etmektir. İkincisi ise Allah'a Allah'ın istediği gibi iman getirmektir. Şayet bu şartlardan birisi olmazsa, kişi Müslüman olamaz. Zira şartın yokluğu meşrutun yokluğu demektir.

Allah'a Allah'ın istediği gibi iman getirmek demek, Allah'ın varlığına inandığı gibi, kanun yapma hakkının, egemenliğin kayıtsız şartsız O’nun olduğuna inanmaktır. Mutlak egemenliği O’ndan başka kimseye vermemek demektir. Şayet kişi Allah'ın varlığına inanıp, buna rağmen egemenliği, kanun yapma hakkını başkalarına verirse, bu kişi ne kadar namaz da kılsa oruçta tutsa, kendisini şirkten kurtaramaz. Zaten birinci cahiliye devrinin şirki de buydu. Zira onlar da Allah'ın varlığına inanırlardı, buna rağmen egemenlik hakkını O’na vermezlerdi. Tıpkı çağımızdaki ikinci cahiliye devri gibiydiler.

Şunu da iyi bilelim ki, tâğutu tekfir etmek üç şeyle olur. Şayet bu üç şarttan birisi olmazsa, tâğut tekfir edilmiş olmaz. Dolayısıyla kişi Müslüman vasfını kazanamaz. Bu şartların birincisi, kalbinde tâğutları tekfir etmektir. Onlardan nefret edip, kin beslemesi gerekir. Ta Müslüman olana kadar bu kin devam etmelidir. İkincisi, sözleriyle tekfir etmektir. Yani “Bunlar tâğuttur, bunları tekfir etmek farzdır” demelidir. Fakat bu sözde tekfiri her yerde söylemeye mükellef değildir. Bazı korku ortamlarında söyleme mecbur değildir. Üçüncüsü ise, fiille tekfir etmesidir. Yani ikrah olmadan onların küfrüne itaat etmemelidir. Şayet ikrah olmadan onlara itaat edip desteklerse, bu fiillerinden dolayı küfre girer. Allah (cc) tâğutun tekfirinin üç şeyle olduğunu şu ayette beyan etmiştir:

“Gerçekten sizin için İbrahim’de ve beraberindekilerde güzel bir örnek vardı. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: ‘Biz sizlerden ve Allah'tan başka taptıklarından beriyiz. Siz bir olan Allah'a iman edinceye kadar tekfir ediyoruz. Sizinle aramızda ebedi düşmanlık ve kin baş gösterdi.” (Mümtehine: 4)

Allâme Muhammed Emin Şankıtî bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Hz. İbrahim’i örnek almak üç şeyle olur:

a- Tâğutlardan ve ideolojilerinden beri olarak.

b- Onları tekfir ederek.

c- Tek Allah'a iman edene kadar müşrikler düşmanlık ve kin besleyerek.

Tabii bu da onlarla kavimleri arasında son derece alakayı kesmekle olur.”

3- “Allah işiten ve bilendir.” ayetinden açıkça anlaşılır ki, Allah insanların sözlerine, fikirlerine ve tasavvurlarına son derece önem vermektedir. Zira Allah tâğutu tekfir eden, hakiki iman getirenlerin sözlerini işitir. İçinde sakladığı tasdik veya tekzibi bilir. Zaten tâğutun tekfiri biraz evvel söylediğimiz gibi bazen sözle, bazen de içindeki inançla olduğu için Allah (cc) bu ayetin sonunda ‘işiten ve bilen’ vasfını getirmiştir.

Ayrıca bazıları sözde tâğutu tekfir ederler. Fakat içinde bizim devlet, bizim ordu, bizim vatan deyip sevgi ve velayı devam ettirirler ve bunu da tâğutların tekfiri sanırlar. Allah (cc) “Ben sizin zahirinizi bildiğim gibi, gizlediğiniz fikirlerinizi de bilirim” deyip, hakiki imana davet eder ve bir nevi böyle yapmayanı tehdit eder. İşte bunun için bu ayetin sonunda bu iki sıfatı getirmiştir.

Bu Ayet Nasıl Tahrif Edildi?

Bu ayet de en çok tahrif edilmiş ayetlerden birisidir. Zira bazı çevreler “Tevbe suresinin 73. ayeti olan kılıç ayeti, bu ayeti neshetmiştir” deyip, bu İslâm’ın muazzam kaidesine “mensuhtur” derler. Hâlbuki bu ayet Tevbe 73 ayetinden sonra, Hicret’in üçüncü veye dördüncü senesinde nazil olmuştur. Ayrıca bu nesih olayı biraz evvel bahsettiğimiz nüzul sebebine de ters düşer. Hatta neshi iddia edenler de İmam Kurtubi’nin söylediği gibi altı görüşe ayrılmışlardır. Bu da demektir ki, bu iddia çok zayıftır.

Bazı sapık çevreler ve kendilerine âlim ve profesör görüntüsünü verenler, bu ayeti şöyle tahrif ederler: “Efendim ‘Dinde zorlama yoktur’ demek, ‘dinin içinde zorlama yoktur’ demektir. Dolayısıyla bir Müslümanı namaz kılmaya zorlayamazsınız. Zorla oruç tutturamazsınız. Zorla zekât verdiremezsiniz. Zira bu ayetteki ‘fi’ kavramı dinin içinde manasını ifade eder.” Hâlbuki tüm ümmetin icmaıyla bu ayet kâfiri zorla Müslüman edemezsiniz manasını ifade eder. Zira Allah Resûlü’nün vefatından sonra tüm sahabiler zekat vermeyenlerle savaş yapmaya icma etmişlerdir. Malum, sahabenin icmaı kat’i delildir ve bu icma da zekât vermeyen o malum kabileyi zorlamıştır.

Ayrıca, Allah Resûlü (sav) “Çocuklara yedi yaşına geldikleri zaman namaz kılmalarını emredin, on yaşına gelince namaz kılmadıkları takdirde onları dövün” buyurmuştur. Bu da açıkça dinde zorlamadır. Ayrıca bu ayetin sibakı bu sapık manaya yer bırakmaz. Önceki ayete iyi dikkat ederseniz, anlarsınız.

Bazıları da bu ayetteki tâğutu ‘şeytan’ diye tercüme ederler. Tâğutu tekfiri de ‘şeytanı red veya inkâr’ olarak Türkçeye aktarırlar. Hâlbuki tâğutların çeşitleri çoktur. Fakat başları genelde beştir 1- Şeytan. 2- Razı olduğu halde ibadet edilen. 3- Toplumu kendisine ibadet etmeye çağıran. 4-Gayb ilmini bildiğini iddia eden. 5-Allah'ın indirdiklerinden hariç hüküm verenler. Malum, şeytanlar da insî ve cinnî olarak ikiye bölünürler. Fakat bu tahrifçiler tâğutu bu anlamda belirtmezler. Bilakis cinnî şeytanı kastederler. Dolayısıyla çağımızın bütün tâğutlarını örtbas ederler. Ayrıca ayette geçen tâğutu tekfir, şeytanı inkâr veya red diye tercüme etmesi büyük bir tahriftir. Zira inkâr ve red, küfrün bir çeşididir. Küfrün tümü değildir. Çünkü küfrün çeşitleri vardır; küfr-i inkari olduğu gibi, küfr-i inadi, küfr-i cühudi, küfr-i i’razi ve küfr-i cehli vardır. Ayrıca tekfir kalple olduğu gibi, fiil ve sözle de olabilir. Ama inkâr yalnızca kalple olur. Birde, “ke-fe-re” fiili “red-de” fiili manasına gelmez. Dolayısıyla “ke-fe-re” fiilini “red-de= reddetti” diye tercüme etmek büyük tahriftir. Bir de “en-ke-re= inkâr etti” fiili “ke-fe-re”- nin bir kısmıdır, tümü değildir. Dolayısıyla “ke-fe-re” fiilini “en-ke-re” fiili ile tercüme etmek de büyük bir yanlışlıktır.

0yorum:

Yorum Gönder

 

2009 · Guraba İslam by TNB This template is brought to you by : allblogtools.com